Türkiye bir Marmara denizi kaybetti… Avokado nasıl savaş aracı oldu

Bir süredir bütün dünya kuraklık alarmında. Su kaynakları bakımından dünyanın en zengin kıtalarında bulunan ülkeler bile radikal önlemler alıyor. Yüzme havuzları iptal ediliyor, çim sulamak, araba yıkamak yasaklanıyor. Yapay peyzajlar kısıtlanıyor, kuraklık periyoduna giren iklimin hüküm süreceği günlere hazırlanıyor. Ancak son 50-60 yılda Marmara Denizi kadar sulak alanını kaybeden Türkiye, hatalı su ve tarım politikalarında ısrar etmeyi sürdürüyor.

Avrupa’nın en büyük nehirleri son yılların en düşük su seviyesine indi. Ren Nehri’nin sularının çekildiği Almanya’da nehir taşımacılığı durma noktasına geldi. On ülkeye bereket taşıyan Tuna Nehri kuraklığın pençesinde giderek su kaybediyor. Yağış rejimi bakımından Anadolu coğrafyasından çok daha şanslı olan Avrupa ülkeleri son yılların en büyük kuraklığına suyu adeta kutsayarak hazırlanıyorlar.

TÜRKİYE MARMARA DENİZİ KADAR SULAK ALANINI KAYBETTİ

Son 50-60 yılda Marmara Denizi kadar sulak alanını kaybeden Türkiye, hatalı su ve tarım politikalarında ısrar etmeyi sürdürüyor. İçilebilir suyun yaklaşık yüzde 70’i tarımda kullanılıyor. Ancak son yıllarda hükümetin kuru tarım yapılan bölgelerde bile “popülizm uğruna” sulu tarımı teşvik etme politikaları, ürün desenini ve üretim kültürünü değiştirdiği gibi vahşi sulamayla büyük su ve toprak kaybına da yol açıyor.

BUĞDAY İTHAL EDEN TÜRKİYE TROPİKAL ÜRETİME SOYUNUYOR

Buğday ambarı olan Konya Ovası’nda yoğun su tüketen şeker pancarı ve ayçiçeği, mısır gibi ürünler yaygınlaşırken; mercimek, buğday ve nohut gibi ürünlerin yetiştirildiği güneydoğu ovalarında domates-salatalık ve kabak teşvik ediliyor. Akdeniz kıyılarında önce narenciye ve nar bahçeleri sökülüp muz üretimi teşvik edildi, şimdilerde ise muz bitkileri sökülüp yerine avokado fidanları dikiliyor. Antalya, Mersin, Adana ve Hatay’da adeta avokado patlaması yaşanıyor. Mercimek ve buğday ithal eden su fakiri Türkiye, suya bağımlı tropikal meyve üretimine soyunuyor. Adıyaman’dan Konya’ya muz üretimi yaygınlaşırken, ülkede Rus buğdayından ekmekle Kanada mercimeğinden çorbaya kaşık sallıyoruz.

ÜRETİMDE BİLİNÇSİZCE YALDIZLANAN BAŞARI ÖYKÜLERİ

Bölgenin yarı kurak iklimine binlerce yıldır adapte olmuş zeytin ağaçlarının yanı başında yaşamı suya bağımlı tropik bitkilerden oluşan bahçeler, seralar kuruluyor. Üreticiler adını telaffuz etmekte bile zorlandıkları ürünleri yetiştirerek belirsiz bir geleceğe doğru yol alırken; bir yandan da basın bu tür üretim öykülerini masalsı bir başarı hikâyesi olarak duyuruyor: “Beş yıl önce bahçesine ekti, şimdi paraya para demiyor…”

Oysa bu daha önce dünyanın pek çok yerinde oynanan bir oyun ve üretimi kökten değiştiren bir kısır döngü. Bir kez içine girince üretim kültürünün, toprağın ve suyun bir daha asla geri getirilemeyeceği kayıplara yol açan, kimi yerde sosyal çatışmalara sebep olan bir sarmal.

AVOKADO LATİN AMERİKA’DA NASIL SAVAŞ ARACINA DÖNÜŞTÜ

Dünyanın neresinde üreticilere yönelik tep tip bir ürün dayatması varsa, oradaki üretim bir süre sonra çöküyor. Önce büyük kazanç hayalleriyle kurallarını koyamadığı bir oyunun içine giren üretici, giderek toprağını ve üretim araçlarını kaybediyor ve yerine büyük oyuncular geliyor. Avokado’dan sarımsağa, sütten bala küresel gıda suçlarının hikâyelerinin işlendiği 2018 yapımı “Rotten” belgesel serisi, avokadonun nasıl patlamaya hazır bir bombaya dönüştüğünü anlatıyor. Amerikan avokado pazarının reklam ve tanıtımlarla şişirilmesiyle Kaliforniya’daki üretimin yetersiz kalması ve ardından Latin Amerika ülkelerine yönelen pazarın yarattığı suçlar, yerel karteller ile üreticiler arasındaki savaşa, yoğun su tüketiminin ardından gelen çatışmalara ve toprağını büyük üreticilere kaptıran çiftçilere odaklanıyor.

‘GIDA GÜVENLİĞİ’ DEĞİL, GÜVENCE ALTINA ALINMIŞ GIDA ÜRETİMİ

Son yıllarda sıkça dillendirilen “gıda güvenliği” kavramı, dünyanın birçok bölgesinde üreticilerin ürünlerini ve kazancını korumak için kurdukları silahlı güvenlik güçlerini tarif eder hale gelmiş durumda. Oysa bu kavramın doğrusu “gıda güvencesi” olmalıydı. Sağlıklı ve düzenli olarak gıdaya erişimin güvence altına alınması da ancak suyun, toprağın ve coğrafyanın akılcı kullanımının yanı sıra iklim krizi ve kuraklığa karşı doğru politikalar geliştirmekle mümkün.

TÜRKİYE 100 MİLYONU BESLEMEK ZORUNDA, SUYU DOĞRU KULLANMALI

Bugün 85 milyon nüfusa eklenecek göçmen ve turist sayısıyla birlikte 100 milyonun üzerinde bir insanın gıda ihtiyacını karşılamak zorunda olan Türkiye’de üretimin sigortası olan suya yönelik politikalar daha çok suyun tüketilmesi yönünde. İSKİ yasasından sulak alan yönetmeliğine suya ilişkin 50 civarında yasa ve yönetmelik var. Kimi korumayı kimi de kullanımı belirliyor. Ancak su konusundaki kayıplar kazançlardan daha fazla.

UYGULANMAYAN YASA VE YÖNETMELİKLER SUYU KORUMAZ

Göller Bölgesi’nin kalbinde yer alan Isparta’daki Eğirdir Gölü’nün son yıllarda yaşadığı dramatik çekilme, Türkiye’nin çarpık su politikasının örneklerinden biri. Türkiye’nin ikinci büyük tatlı su gölü olan Eğirdir Gölü, hem içme suyu kaynağı olarak hem de barındırdığı biyoçeşitlilik bakımından çevresiyle birlikte sit alanı olarak koruma altında. Bunların yanında yalnızca göle özel çıkarılan ve bir tür göl anayasası denilebilecek özel hükümler de cabası. Özetle gölün korunması için tüm yasal altlıklar hazırlanmış durumda. Ancak uygulamaya bakıldığında adeta orman kanunu işliyor. Suyu ve doğayı yasalar değil, bilinç ve kültürel alışkanlıklar koruyor. Binlerce yıldır bu hep böyle oldu.

EĞİRDİR GÖLÜ ÖLÜYOR, İDARE VE ÜNİVERSİTE İZLİYOR

Eğirdir Gölü çevresindeki üç ovaya ve sayısını kurumların bile bilmediği kaçak kuyulara su yetiştirmeye çalışıyor. Dört bir yanından uzatılan hortumlarla suyu çekilen göl giderek kuruyor. Suların çekilmesiyle göl çevresindeki kimi eski yerleşimlerin kalıntıları da açığa çıkmaya başladı. Ancak DSİ başta olmak üzere gölle ilgili kamu kurumları yıllardır aynı bildik yolu izliyor. Kamuoyunda oluşan tedirginliklere karşı günü kurtarmaya yönelik açıklamalar yapmakla yetinen kamu kurumları göz göre göre gölün tükenişini izlerken adını ilçeden alan SDÜ’ye bağlı Eğirdir Su Ürünleri Fakültesi de aynı yolu izliyor.

ORMANLAR VE SULAR SADECE EKONOMİK ÜRETİM ALANI DEĞİL

Türkiye’de ormanlar da göller de sadece birer ekonomik üretim alanı olarak görülüyor. Oysa ormanı da gölü de kendi doğal ekosistemi yaşatır ve korur. Bu gerçeği göz ardı ettiğinizde Aral Gölünün yaşadığı felaket kaçınılmaz hale geliyor. Ancak sadece ekonomik yarar gözüyle bakılsa bile yapılan uygulamalar her koşulda hatalı ve zararına sonuçlar doğuruyor.

ÜRETİLEN MEYVE, HARCANAN SUYUN MALİYETİNİ KARŞILAMIYOR

Eğirdir Gölünün sularıyla meyvecilik üretimi yapan bölgedeki bir üretici, bu yıl ürettiği erikleri 2,5 TL’den tüccara veriyor. Şeftalide de durum aynı. Elma ise her yıl yaşanan kısır döngüden çıkamıyor. Bir kilo meyve yetiştirmek için litrelerce su kullanılırken, üretici sattığı bir kilo meyve ile marketten aldığı yarım litre suya ödediği parayı karşılayamıyor. Bu yıl birkaç kat artan enerji, gübre, sulama, ilaçlama ve işçilik maliyetleri yüzünden meyve üreticileri ürünlerini hasat etmekten aciz. Tarımsal sulamada kullanılan içilebilir tatlı suyun litresinin parasal tutarı, belki de tarihte ilk kez elde edilen ürünün kilogram fiyatından daha yüksek hale geldi. Özetle üretime harcanan suyun bedeli, üretilen ürünün bedelinden daha pahalı. Elma üreticisi 20 yıl önce bir dönüm elma bahçesi satın almak için ödediği parayı, bu yıl o bahçenin sadece bir sezonluk sulanması için ödemek zorunda.

SOĞAN EKMEKTEN PAHALIYSA TARIM DİBE VURMUŞ DEMEKTİR

Suya bağımlı hale getirilen üreticilerin kamu desteği ile bir an önce damlama sulama sistemine geçmesi, uzun vadede ise getirisi götürüsünü karşılamayan sulu tarım yerine özellikle kurak iklime sahip bölgelerde buğday, mercimek, nohut gibi daha stratejik ürünlere yönelmek gerekiyor. Ekmeğin domatesten, soğanın ekmekten daha pahalı hale geldiği bir ülkede tarım dibe vurmuş demektir.

ANADOLU KURAKLIĞIN VE KITLIĞIN COĞRAFYASI

Anadolu coğrafyası binlerce yıldır kuraklıkla ve buna bağlı kıtlıklarla boğuşmuş bir geçmişe sahip. İki yıl önce yaşanan Polatlı’daki kum fırtınası üzerinden Orta Anadolu’daki kıtlıklara da değindiğim yazıda hatalı arazi kullanımı ve tarım politikalarının yarattığı sonuçlara da değinmiştim: (https://gazeteciyazaryusufyavuzcom.wordpress.com/2020/09/16/13626/)

SUYA DÜŞMAN OLMAK, İNSANIN KENDİNE DÜŞMAN OLMASI DEMEKTİR

Türkiye’de mevcutta uygulanan tarım ve su politikaları geçmişten hiç ders alınmadığını gösteriyor. Yakın ve uzak geçmişte yaşanan ve trajedilere yol açan kıtlık ve kuraklıklar, ilgili üniversitelerde ders olarak okutulmalı. Binlerce yıldır Anadolu’daki yaşamın ve üretimin can damarı olan sulak alanlar ve gölleri birer birer yok etmek, bu büyük yok oluşu sessizce izlemek, geçmişte suya ve toprağa, ağaca ve doğaya ilahi anlamlar yükleyen bu toplumun yazgısı değil. Olsa olsa son 50-60 yıldır uygulanan büyüme ve kalkınmaya dayalı ekonomi söyleminin yarattığı ruhsal parçalanmanın sonucudur. Suya düşmanlık edercesine sürdürülen bu yanlıştan dönme zamanı. Çünkü suya düşman olmak, kendi vücudunun da üçte biri sudan ibaret olan insanın kendine düşman olmasından başka bir şey değil…

Yusuf Yavuz